ŞAHİN FİGHT CLUP

ŞAHİN FİGHT CLUP

Share

Gelin spor yapalım kazanan dostluk olsun.Kick boks-Boks-Muay Thai Klübümüzde Pazartesi-Çarşamba-Cuma ve Pazar Günleri Derslerimiz Vardır. Antrenör: Recep ŞAHİN

Klübümüzde Boks-Kick Boks-Muay Thai Dersleri Verilir. Dersler 20:00 22:00 Arasıdır.

15/02/2026

25 Bin lira maaş alıp elinde son model cep telefonu, cebinde marlboro ile gezen tipler var.
Bunların maaşına %50 zam gelse taksitle ferrari alıp lpg taktırırlar.

Işte gençlerimizi böyle boş beyin, böyle mongol yaptılar.
Üretmeyen, düşünmeyen sadece tüketim çılgını olan insanlarla doldu her yan.

Dünyada kadınların çalıştığı ilk fabrikada üretilen ilk ürün de emzikti. Emzik...
Kadınlar fabrikalara işçi oldu ve çocukları önce plastik emzikler oyaladı.
Sonra yetmedi ana okulları kuruldu.
Kadın sömürüldü ve asıl görevi olan analığını unuttu.

Adamlar daha iyi evlerde oturmak ve lüks arabalara binmek için ikinci iş yaptı, yoruldu, tükendi ve çocuğuna, eşine verecek enerjisi kalmadı.
Aile bütünlüğü, baba otoritesi çöktü.

Geldiğimiz noktada sevgisiz ve ilgisiz yetişen çocuklar sigara ve uyuşturucu bağımlısı oldu.

Anne, baba çocuğunun mutluluğunun son model telefondan geçtiğini sandı.
Aldı ve daha yenisini aldı.

Toplumu şöyle bir gözlemleyin.
Yirmi yaşındaki bir gence "Ülkemiz için en acil olarak sence ne yapabiliriz?" diye bir sorun.
Alacağınız cevapla yıkılırsınız.
Ben bunu sık sık çevremdeki gençlere soruyorum ve "Abla birileri yapar. Taa bana mı düştü ülke için birşeyler yapmak?" diyorlar.

Anneler, babalar bir silkelenin artık.

Sıcak savaş dönemleri bitti.
Şimdi soğuk savaş dönemindeyiz ve bu dönemde bilek gücü değil akıl gücü işliyor.
Çocuklarımızı algılarla, tüketim çılgınlığıyla yok ettiklerini görmeliyiz...

Arap Baharı adıyla başlayan ve Müslümanları yok etme projesi olan o savaş bizim oturma odamıza kadar geldi.

Gençlerimizi sokaklardan eve çekip onları bilinçlendirmeliyiz.
Projeler ve yerli yazılımlar yapmaları için desteklemeliyiz.

Zira düşmanın silahıyla silahlanmadığımız sürece batıya köle olmaya devam edeceğiz...
Safiye Çetinkaya

12/02/2026

Nezaket ve zeka...
Hiç dikkat ettiniz mi?
Bir odada ki insan topluluğuna dikkat kesildiğinizde o odada bulunan en zeki insanın en nazik insan olduğuna.

Bu, romantik bir temenni değildir.
Tarih, psikoloji ve gündelik hayat tarafından defalarca doğrulanmış bir gerçektir.
Zeka, kendini bağırarak değil, ölçerek, tartarak ve incelterek gösterir.
Nezaket de tam olarak bunun dışavurumudur.

Bir insanın zekası, karşısındakini ezme becerisiyle değil, onu incitmeden geçebilme yeteneğiyle ölçülür.
Zalimlik güçten değil, yetersizlikten beslenir. Çünkü düşünen insan bilir.
Kaba olmak kolaydır, kırmak zahmetsizdir.
Asıl zor olan, farklı olana rağmen sakin kalabilmek, haklıyken bile ölçüyü koruyabilmektir.

Aptallığın en görünür hâli ise çoğu zaman zalimliktir.
Yüksek sesle konuşmak, hakaret etmek, küçümsemek ya da tehdit savurmak…
Bunların hiçbiri zekânın göstergesi değildir.
Aksine, düşüncenin tükendiği yerde öfke devreye girer.
Zihin üretmeyince, dil sertleşir.
Medeniyet susar, barbarlık konuşur.

Nezaket ülkemizde çoğu zaman sanıldığı gibi bir zayıflık değildir, bir özdenetim biçimidir.
Kendine hâkim olabilen insan başkasına saldırma ihtiyacı duymaz.
Bu yüzden gerçek nezaket, içi boş bir görgü kuralı değil, zihinsel bir disiplindir.
Düşünmeyi bilen insan, kırmanın sonuçlarını da bilir.

Toplumların çürümesi de kabalığın “samimiyet”, zalimliğin “dürüstlük”, bağırmanın “cesaret” diye pazarlanmaya başladığında başlar.
O noktada artık zeka değil, gürültü yarışır.
Oysa medeniyet, ses yükseltmez; anlam yükseltir.

İşte bugün kamusal alanda en çok eksikliğini çektiğimiz şey tam da budur
Nezaketle konuşabilen zeki insanlar.
Çünkü zeka geri çekildikçe, zalimlik sahneye çıkar. Ve her zalimlik, aslında bir düşünce iflasıdır.

Nezaket bir süs değil, bir ölçüdür.
Zekanın, insanlığın ve medeniyetin ortak ölçüsü....

06/02/2026

Devamı yorumda 😊 akıllı olduğuna kim karar veriyor

73 yılında, tamamen sağlıklı sekiz kişi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki psikiyatri hastanelerine kendi ayaklarıyla girdi.
Hiçbiri hasta değildi.

İçeridekilerin hiçbiri bunu fark etmedi. 🧠
Bu bir tesadüf değildi.

Bu, psikolog David Rosenhan tarafından tasarlanan ve rahatsız edici bir soruya cevap arayan bir deneydi:

Uzmanlar, akıl sağlığı ile akıl hastalığı arasındaki farkı gerçekten güvenilir biçimde ayırt edebilir mi?

Bunu test etmek için Rosenhan sekiz sıradan insan topladı:
Bir ressam.
Bir ev hanımı.
Bir çocuk doktoru.
Bir yüksek lisans öğrencisi.

Sadece tek bir konuda yalan söylediler.
Sesler duyduklarını söylediler.
Sadece üç kelime: “Boş.” “Yankı.” “Güm.”

Bu yeterliydi.

Sekizinin tamamı hastaneye yatırıldı.
Hastaneye girdikleri anda rol yapmayı bıraktılar. Normal davrandılar. İş birliği yaptılar. Taburcu edilmeyi istediler. 🚪
Hiçbiri işe yaramadı.

Her normal davranış bir semptom olarak yeniden yorumlandı.
Not almak → obsesif davranış.
Sessizce beklemek → patolojik dikkat arayışı.

Nezaket → hastalıkla uyumlu, kontrollü davranış olarak kayda geçti.

Yedisine şizofreni,
birine manik depresyon tanısı kondu.

Tek bir personel bile onların sağlıklı olduğunu fark etmedi.
Ama hastalar fark etti.

Gerçek hastalar yanlarına gelip fısıldadı:
“Sen diğerleri gibi değilsin. Buraya ait değilsin.”

Hasta olarak görülenler, eğitimli profesyonellerin göremediğini gördü.

Ortalama yatış süresi 19 gündü.
Bir kişi 52 gün boyunca hastanede kaldı. ⏳
Her gün aynı gerçeği pekiştiriyordu:
Bir kez etiketlendiğinde, gerçeklik artık önemini yitiriyordu.

Rosenhan, On Being Sane in Insane Places (Delilerin Arasında Akıllı Olmak) adlı çalışmasını yayımladığında psikiyatri dünyası ayağa kalktı.
Bir hastane onu açıkça meydan okumaya çağırdı:
“Yeni sahte hastalar gönder, biz yakalarız.”

Rosenhan kabul etti.

Aylar boyunca o hastane 41 sahte hasta tespit ettiğini açıkladı.
Rosenhan hiç kimseyi göndermemişti. Tek bir kişiyi bile.
Sonuç kaçınılmazdı.

04/02/2026

Kader ile özgür irade arasında belirsizliğin ahlakı...

İnsanlık tarihi boyunca en eski ve en inatçı şu soruya cevap aradı.

"Hayatımız yazılı mı, yoksa biz mi yazıyoruz?"

Bir yanda kader…
Diğer yanda özgür irade…
Biri “olacak olan olur” der, diğeri “olacak olanı ben belirlerim.”
Ve insan, bu iki cümle arasında yaşlanır gider.

Kader çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır.
Sanki insanın eline kelepçe takan, iradeyi askıya alan bir zorunlulukmuş gibi empoze edilmiştir.
Oysa kader, çoğu düşünce geleneğinde sonuç değil, zemindir.
Yani,
Doğduğun yer
Zaman
Ailen
Bedenin
Karşına çıkan şartlar
Bunlar bizim seçimlerimiz değildir.
Ama bunlarla ne yapacağımız noktasında özgür irade devreye girer.
Kader, oyunun kurallarıdır, oyunu nasıl oynayacağın sana kalır.

Özgür irade çoğu zaman sanki her şeyi seçebilme kudretiymiş gibi romantize edilir.
Oysa özgürlük, sınırsızlık değil sonuçlarına katlanmayı kabul ettiğin seçimleri yapabilmektir.
Eğer “başka türlü davranabilirdim” diyebiliyorsak
orada bizim irademiz vardır.
Ama “elimden bir şey gelmezdi” diyorsak orada bize hakim olan ya korkudur, ya da konforlu bir teslimiyet.

Bilim bizi şu noktada uyarıyor.
Evren tamamen yazılı değil, ama tamamen başıboş da değil.
Belirsizlik var, evet.
Ama bu belirsizlik bir boşluk değil, hareket alanı.
İnsan ahlakı da tam bu alanda kazanır.
Çünkü kesinliğin olduğu yerde erdem gerekmez.
Zorunluluğun olduğu yerde vicdan işlemez.
Her şeyin kaçınılmaz olduğu bir evrende iyilik anlamsızdır.
Kötülük mazurdur.
Sorumluluk bir masaldır.

Gerçek çatışma kaderle özgür irade arasında değil,
bahanelerle cesaret arasındadır.
Kader, tembellerin sığınağına dönüştüğünde yozlaşır.
Özgür irade, kibirin maskesi olduğunda zalimleşir.
Her olgun insan şunun farkındadır.
Evet her şeyi seçemez ama seçtiklerinden sorumludur.
Bu denge bozulursa toplum çöker.
Sen “yazgı” deyip susarsın.
Ben "yaptım” deyip ezip geçerim.
Onun için hayatım kader mi sorusu doğru soru değildir.
Önemli olan sahip olduğun hayatla senin ne yaptığındır.
Çünkü eğer kader bir sayfa ise, özgür irade senin o sayfaya yazdıklarındır.

Tarih bahaneleri ve mazeretleri hatırlamaz.
Sadece seçimleri kaydeder....

27/01/2026

OKU, OKU OKUMAK İYİDİR 😊 DEVAMI YORUMDA

Sorun insanların eğitimsiz olması değil.
Asıl sorun, insanların sadece kendilerine öğretilenlere inanacak kadar eğitimli olmaları…
Ama öğretilenlerin doğruluğunu sorgulayacak kadar değil.

Bu cümle rahatsız edici.
Çünkü suçu kolay bir yere atmıyor.
“Okumamışlara”, “köylülere”, “cahil halka” değil,
tam tersine diplomaya, müfredata, kürsülere bakıyor.

Bugün yaşadığımız birçok kriz siyasette, dinde, ekonomide, hatta ahlakta bilgisizlikten değil, sorgulamayan bilgiden kaynaklanıyor.
Ezberlenmiş doğrular var.

Ama düşünülmüş doğrular yok.
İnsanlar artık cahil değil, aksine belli ölçüde “bilgili”.
Fakat bu bilgi bir özgürlük aracı olmaktan çıkıp, bir itaat mekanizmasına dönüşmüş durumda.
Okulda öğretileni doğru kabul ediyoruz,
ama neden doğru olduğunu sormuyoruz.
Televizyonda duyduğumuzu tekrar ediyoruz,
ama kimin işine yaradığını merak etmiyoruz.

Bir fikri savunuyoruz,
ama o fikrin bizi nereye götürdüğünü hesaplamıyoruz.
Eğitim, düşünmeyi öğretmediğinde sadece itaatkâr bireyler üretir.
Ve itaatkâr bireyler, yanlış bir fikri doğru kadar büyük bir inançla savunabilir.

Tarihte en büyük felaketler,
okuma yazma bilmeyen kalabalıklardan değil,
iyi eğitimli, disiplinli, ama sorgulamayan kitlelerden doğmuştur.
Çünkü sorgulamayan zihin, ahlakı da ödünç alır,
vicdanı da.
Bir noktadan sonra insanlar,
“Bu doğru mu?” diye sormaz.
“Bunu kim söylüyor?” diye bakar.
Ve yetkili bir ses varsa, mesele kapanır.
Oysa gerçek eğitim tam burada başlar:
İtiraz edebilme cesaretinde.
Yanlışlanabilme ihtimalini göze almakta.
Kendi inancını bile masaya yatırabilmekte.
Düşünmeyen eğitim, cehaleti yok etmez.
Sadece onu daha düzgün cümlelerle konuşur hâle getirir.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey,
daha fazla okul değil daha fazla şüphe.
Çünkü sorgulama yoksa, bilgi yalnızca daha kibar bir cehalettir...

Photos from ŞAHİN FİGHT CLUP's post 25/01/2026

19-25 Ocak 2026 tarihlerinde halkalı kapalı Spor salonunda yapılan Türkiye Kick boks federasyonu İstanbul il seçmeleri harika bir atmosfer ve yüksek katılım ile kazasız şekilde sona erdi. Organizasyonda güler yüzü ve ilgisi ile büyük çaba sarf eden Kick boks İstanbul il temsilcisi ve federasyon koordinatörü sayın ya, sporcu kayıt işlemlerinde, tartı esnasında bütün yoğunluğuna rağmen her soruya her duruma nezaket ile cevap vere sayın hocamıza il temsilciliği ekibi organizasyonda görev yapan bütün hakemlerimize çok teşekkür ediyorum iyi ki varsınız.
9 sporcu ile katılım sağladığınız şampiyonada
1.
1.
1.
2.
2.
2.
2.
3.
3. Sporcularımı verdikleri mücadeleden dolayı kutluyor alanlarından öpüyorum ☝️☝️☝️❤️

17/01/2026

Oku oku okumadığınmız yerlerde vandallık oluyor

Zorba dediğin çocuk bence bu sistemin en başarılı çıktı aldığı öğrencisi.

dersini çok iyi çalışmış çünkü.

"parası olan konuşur", "arkası sağlam olan yürür", "sesi çok çıkan haklıdır" diye diye zehirledik o çocukları. onlar da baktılar ki bu dünyada nahif olana, sessiz olana, efendi olana, kurallara uyana "beceriksiz" ya da "saf" deniyor; o zaman "hayatta kalmak için ezmek lazım" dediler.

zalimliği "sağlam karakter", kabalığı "dobralık", zorbalığı "özgüven" diye pazarlayan da biziz.

çocuğun önüne koyduğumuz rol modeller hep "vuran, kıran, alan ve kazanan" tipler.

kaybetmeyi, alttan almayı, özür dilemeyi bir zayıflık, bir yenilgi olarak kodladık zihinlerine. merhamet göstereni "yumuşak", affedeni "enayi" ilan eden o atmosferde büyüyorlar.

çocuğu dar ağacına götürmeden hemen önce akşam eve geldiğimizde anlattığımız o "iş bitirici" hikayelerine bir bakmamız lazım.

hani şu "nasıl da lafı gediğine oturttum", "nasıl da hakkından geldim" diye böbürlendiğimiz o zehirli zaferlerden bahsediyorum.

güç kullanmayanı kimsenin dinlemediği bir çağın çocukları onlar.

biz merhameti değil, galibiyeti kutsadığımız sürece, onlar da okul bahçelerinde kendi küçük krallıklarını ilan edip, zayıf gördüklerini tebaası yapmaya devam edecekler.

o çocuklar izlediği kravatlı adamların, birbirinin açığını kollayıp bel altı vurmasını izliyor. o çocuklar trafikte yol vermedi diye levyeyle aşağı inen babasının öfkesini arka koltuktan seyrediyor. ve yine o çocuk, "senin baban ne iş yapıyor?" diye soran öğretmenin, aldığı cevaba göre ses tonunu nasıl değiştirdiğini saniye saniye kaydediyor.

hiyerarşiyi bizden daha iyi çözmüşler.

17 ocak 2026 /ankara
ezgi akgül

14/01/2026

MAALESEF TÜRKÇEMİZİN SONU !

Sene: 1965
Karşıma âniden çıkınca ziyâdesiyle şaşakaldım.. Nasıl bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı. Üstümü başımı toparladım, kendinden emin bir sesle 'akşam-ı şerifleriniz hayrolsun' dedim.

Sene: 1975
Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım.. Ne yapacağıma karar veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akşamlar' dedim.

Sene: 1985
Karşıma âniden çıkınca fevkalâde şaşırdım.. Nitekim ne yapacağıma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi. Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardı. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayırlı akşamlar' dedim.

Sene: 1995
Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım. Fenâ hâlde kal geldi yâni.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor, bu iş tamamdır dedim. Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.

Sene: 2006
Âbi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yâni.. Oğlum bu iş bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumları yâni. Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita senin. 'Hav ar yu yavrum?'

Sene: 2016
ven ay vaz si hör ; ben çok sürprays yâni öyle işte birden..hayy beybi dedim ona ama ben ay dont nowww yani âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktı, if so âşık len bu manita.. 'offff beybiiiii offffffff layf iz superrrrrr yaaaa ...'

Netten alıntıdır..
HiSLeRiN TeRcÜmANI

07/01/2026

Sorun, insanların eğitimsiz olması değil. Asıl sorun şudur:

“İnsanlar, kendilerine öğretilen her şeye körü körüne inanacak kadar eğitimlidir; ama o öğretilenlerin doğruluğunu, mantığını, kaynaklarını ve alternatiflerini sorgulayacak kadar eğitimli değiller.” diyor Profesör Richard Feynman.

Bir işçi, fabrikada “böyle yapılır” denileni sorgulamadan uygularsa, daha verimli bir yöntem bulamaz.
Bir doktor, tıp fakültesinde öğrendiği protokolleri mutlak doğru kabul ederse, hastanın bireysel durumunu göz ardı edebilir.
Bir vatandaş, haber kanallarından duyduğu her şeyi sorgulamadan kabul ederse, manipülasyona açık hâle gelir.
Bir anne-baba, “bizim zamanımızda böyle büyüttük” diyerek geleneksel yöntemleri sorgulamadan sürdürürse, çocuğunun potansiyelini kısıtlayabilir.

İnsanlık, ilk ve en önemli vazifesine geri dönmeli ve sorgulamaya başlamalıdır. Anlam ancak bu şekilde inşa edilir.

31/12/2025

Fotoğraf dikkat amaçlıdır sen yazıya odaklan 😊

Bilmeden Emin Olmak
Bir ülkenin en güzel olduğuna, bir dinin en doğru olduğuna, bir kültürün en üstün olduğuna inanmak için bilgiye ihtiyaç yoktur.
Etnosantrizm tam da burada başlar.

Etnosanntirizm bir topluluğun kültür, ırk veya etnisite gibi özellikleri nedeniyle diğer toplum veya topluluklarından farklı ve üstün olduğu fikrini ifade eder.

“Dünyanın en güzel ülkesi Türkiye abi.”
Kaç ülke gördün?
“Türkiye dışında hiçbir ülke görmedim.”

“En doğru din bizimki hocam.”
Dünyada 4200 inanç var, kaçını okudun veya inceledin?
“Hiçbirini.”
Kendi dininin kitabını okudun mu?
“Tamamını değil…”

Bu diyaloglar münferit değil, toplumsal bir ruh hâlinin kısa özetidir.
Bilmeden emin olma hâli.
Görmeden karar verme refleksi.
Okumadan hüküm kurma cesareti.
Ve bütün bunları “aidiyet” kalkanıyla meşrulaştırma alışkanlığı.

Etnosantrizm çoğu zaman bir özgüven meselesi sanılır.
Oysa tam tersidir.
Gerçek özgüven karşılaştırmadan korkmaz. Başkasını bilmekten, görmekten, okumaktan çekinmez.
Etnosantrik zihin ise kırılgandır, sorudan hoşlanmaz, mukayeseden rahatsız olur, şüpheyi ihanet sayar.
Sorun ülkeyi sevmek değildir.
Sorun, sevginin bilgiyle beslenmemesidir.
Sorun dine inanmak değildir.
Sorun, inancı merak etmeye gerek duymamaktır.
Bir insan başka ülkeleri görmeden “en güzel” demekte ısrar ediyorsa, aslında ülkesini değil, konfor alanını savunuyordur.
Başka inançları okumadan “en doğru”yu ilan ediyorsa, hakikati değil, ezberi koruyordur.
Etnosantrizm, düşünmenin değil bağlanmanın ürünüdür.

Aklın değil, alışkanlığın konuştuğu yerdir.
O yüzden bu ülkede tartışmalar ilerlemez.
Çünkü taraflar fikirlerini savunmaz, kimliklerini savunur.
Kimlik sorgulanmaz, savunulur.
Bilgiye açılmaz, kapılarını kilitler.
Gerçek bir özgüven şunu söyleyebilir.
“Bilmiyorum ama öğrenebilirim.”
Etnosantrizm ise şunu söyler.
“Bilmiyorum ama zaten haklıyım.”
Ve asıl sorun şurada.
Bilmeden emin olan toplumlar, bir süre sonra bileni de dinlemez.
İşte çöküş tam burada başlar...

30/12/2025

Görsel dikkat amaçlıdır sen yazıya dikkat et olurmu 😊
“Yeni yapılan otopark, araçlara nefes aldırdı” dediğimde kimse yerinden ayağa kalkıp. “Araç dediğin nefes almaz” diye itiraz etmez. Çünkü anlatılanla kastedilen arasındaki uyumsuzluk, zihinde çoktan bir köprü kurmuş durumdadır.

Anlam; kelimenin biyolojisini değil niyetini takip ediyor. Bu bir kusur değildir.
İnsan algısı mecazla çalışır.
İnsan, neredeyse bütünüyle mecaz konuşur ve mecazla yaşar. Deyimler, atasözleri, gündelik anlatılar; hepsi gerçeği çıplak bırakmamak için giydirilmiş alegorik cümlelerdir.

Ne var ki sözlü kültürden yazılı kültüre geçtiğimizde, bu maharet bir felakete dönüşür. Aynı mecazı bu kez kutsal metinlere uygularken, sanki anlatılan şey ham gerçekliğin kendisiymiş gibi davranmak isteriz. “İsa ölüleri diriltiyordu” ifadesini ele alalım. Burada, ölmekte olan bir toplumun çamurundan bir insanlık kuşu yapıldığını, vahyin üflenmesiyle o kuşun canlandığını, yani çürümüş bir topluluktan diri insanlar çıkarıldığını anlatan büyük metafor gözden kaybolur. Geriye yalnızca sahne ve dekorlar kalır.

Daha acısı, bu anlatıyı günümüze şimdilerde taşıyanların büyük bir kısmı artık topluma sorumluluk bilinci aşılamakla değil,
----- hikayenin getirisini hesaplamakla meşguller.------
Artık anlatılagelen ve kutsal olan, piyasaya sürülmüş bir metaya dönüşür. Hikaye anlatılır, ama hikayenin yükü kimsenin sırtına bindirilmez. Evli evine köylü köyüne..

Sonuçta, tıpkı İsrailoğulları gibi, biz de Kur’an metninin içimize ektiği sorumluluk duygusundan uzaklaşırız. Metin okunur, seslendirilir, çoğaltılır; fakat hayatın içine sızmasına izin verilmez. Toplumsal çürüme dediğimiz şey, ahlakın yok olması değil; ahlakın vitrine kaldırılmasıdır.

İşimiz zor. Hem de çok zor..
Etrafına bir bak !
Bunca çürümüşlük ve çamura batmış bir toplumdan biz nasıl bir kuş yapacağız !
İçine ne üfleyeceğiz ki o canlanıp özgürlüğüne kavuşacak !

Want your business to be the top-listed Gym/sports Facility in Istanbul?

Click here to claim your Sponsored Listing.

Location

Website

Address


Atatürk Mahallesiİkitelli Caddesi No 92 Küçükçekmece
Istanbul
34000

Opening Hours

Monday 17:00 - 22:30
Tuesday 20:00 - 22:30
Wednesday 17:00 - 22:30
Thursday 20:00 - 22:30
Friday 17:00 - 22:30
Saturday 20:00 - 22:30